Fransa, Pons
Yazar Adı: Selin Canoğlu
Takma Adı: -
Kamptaki Yaşı: 23
Ülke: Fransa
Şehir/Bölge: PonsTarih Aralığı: 26/07/2024 - 14/08/2024Kamp Kodu: SJ41
Merhaba, ben Selin. Bu yaz, Fransa'nın güney kentlerinde düzenlenen bir klasik müzik festivaline katıldım. Bu deneyimin benim için ne kadar özel olduğunu anlayabilmeniz için biraz kendimden bahsetmek istiyorum.
Ben aslında konfor alanımın dışına çıkmayı seven bir insan değilim. Daha önce yurt ya da herhangi bir kamp deneyimim olmadı. Bırakın yurt dışına gitmeyi, tek başıma şehir dışına bile nadiren gittim. İngilizcem de bu tarz bir proje için yeterli değildi fakat bir şekilde ilk yurt dışı deneyimi olarak bir kampa katılmaya karar verdim ve karar verdiğim andan gittiğim ana kadar acaba hata mı yapıyorum diye düşündüm.
Katıldığım kampın ilk üç günü Fransa'nın Montendre şehrinde konaklayıp, daha sonra ise festivalin yapılacağı şehir olan Pons’a geçecektik. Festival boyunca davetli müzisyenler ve personelle birlikte bir lisenin yurdunda kalacak, ardından tekrar Montendre’ye dönüp kampımızı bitirecektik.
Buluşma noktamız olan Montendre’ye ulaşmak benim için biraz zordu. Küçük ve merkeze uzak bir şehirdi. Oraya ulaşmak için önce uçakla Bordeaux’ya gidip, daha sonra da trenle Montendre’ye geçmem gerekiyordu. Kendim hakkında ufak bir bilgi daha vereyim: Biz Trabzonlu bir aileyiz ve nadiren de olsa Trabzon’daki köye gitmişliğim var fakat bana "Hadi Selin, Ankara’dan kendi köyüne git" deseler, inanın tek başıma gidemezdim. Daha önce gittiğim köyüme bile gidemezken hiç gitmediğim bir ülke olan Fransa’nın herhangi bir köyüne gitmem gerekiyordu. Bir de zaman problemi yaşıyordum. Son treni kaçırma ihtimalim çok yüksekti. Bırakın kampta insanlarla tanışmayı, oraya ulaşmak ve ülkeme geri dönmek bile bana çok zor görünmüştü.
En sonunda, “Bir gideyim, çok zorlanırsam bırakırım ve geri dönerim,” diyerek yola çıktım. Ankara Esenboğa Havaalanı’na gidip valizimi verdiğim andan İstanbul’a ayak basana kadar aralıksız ağladım. İstanbul’da Duty Free’yi gezmek için ağlamaya ara verdim ve sonra Bordeaux’ya gitmek için diğer uçağa bindim. Uçakta biraz daha ağlarım diyordum ki yanıma çok tatlı Fransız bir çift oturdu. Yol boyunca bir şekilde sohbet etmeyi başardık daha sonra da valizimi almamda yardımcı oldular (yanlış yerde bekliyormuşum). Tren saati problemime gelince ise biletimdeki iniş saati Türkiye saatine göre yazılmış. Saat farkı sayesinde yetişmek için hala vaktim vardı. Treni kaçıracağımı zannettiğim için havaalanında da biraz ağlarım diye düşünmüştüm ama kendimi bir anda tren istasyonuna giden otobüste buldum.
Otobüste Fransız bir teyzeyle tanıştım, kendisi doktordu. Gördüğüm en havalı Fransızlardan biriydi. Neredeyse bütün dünyayı gezmiş hatta Afrika’da uzun süre gönüllü doktor olarak çalışmış. Yol boyunca sohbet ettik. Derken, tren bileti alma aşamasına kadar geldim. Benim Fransa’ya gittiğim gün Olimpiyatların açılış gününe denk geliyordu. Bu yüzden Fransa genelinde tren sistemiyle ilgili problemler yaşanıyormuş. Ben ne olduğunu anlayana kadar yardımıma çok tatlı başka bir Fransız beyefendi koştu. Bu adam hayatımı kurtardı diyebilirim. İngilizcemin çok iyi olmadığını anlayınca, bana hangi dili konuştuğumu sordu ve çeviri uygulaması açtı. Biletimi almama yardım ederken bana üç kere “Montendre’ye gideceğine emin misin?” diye sordu (birilerinin Türkiye’den, Montendre’ye gitmek istemesi garip geldi sanırım). Sonra da beni perona kadar götürüp trenime bindirdi. O olmasa kesinlikle treni kaçırırdım ki başka bir treni gerçekten kaçırdım (korktuğum kadar kötü bir şey değilmiş).
Montendre’ye varınca “Buradan sonrası kolay olur” derken, kendimi dağın başında bir arazinin ortasında, hat almayı unuttuğu için telefonu çekmeyen biri olarak buldum. Tam da ağlamaya başlamak üzereyken çok tatlı başka bir Fransız teyze ve köpeği beni buldu ve bir şekilde kamp liderlerime ulaşmama yardım etti.
Hikayenin buraya kadarki kısmına baktığımda, Fransız halkına gerçekten çok şey borçluymuşum! Montendre'de konakladığımız evden de bahsetmek istiyorum. Ev çok uzun süredir gönüllülük projelerinde kullanılıyormuş. Evin duvarlarında, dünyanın her yerinden gelen gönüllülerin yazıları vardı. Bazıları en az on yıllıktı. Biz de ekip olarak ufak bir yazı yazdık. Orada kaldığımız süre boyunca, bizim dışımızdaki proje grupları da kaldığı için evde yer yoktu. Bahçedeki çadırlarda kalmamız gerekti. (Ben daha önce çadırda da kalmamıştım.) Başta biraz endişeliydim ama çadır gayet rahattı.
Gelelim benim muhteşem ekibime: 2 İspanyol, 1 Meksikalı, 1 Ukraynalı, 1 Fransız ve 3 Türk. Ben ilk başta sadece Türklerle yakınlık kuruyordum ve hiçbirimiz aslında pek kaynaşamamıştık. İkinci gün ufak bir bar keşfi yaptıktan sonra biraz açılmaya başladık. Üçüncü gün, festival için eşya taşımaya Jonzac adında bir şehre gittik. Burada festival ekibiyle tanıştık: yaklaşık 9-10 kişilik bir delege grubu, 2 kişilik bir fotoğraf grubu ve yine 4-5 kişilik bir teknik ekip. Yaşlarımız birbirine yakındı ve genel olarak sıcak kanlı insanlardı ve bu sayede ben de yavaş yavaş alışmaya başladım.
Festivalin başlamasıyla birlikte biz de Montandre'den Pons’a taşındık. Kampla ilgili özlediğim şeylerden biri de yurttaki odamız. Bizim kaldığımız odalar altı kişilikti ve iki bölümden oluşuyordu: 3 yatak bir tarafta, 3 yatak diğer tarafta, ortada da duş alanı vardı. Tuvaletler koridordaydı. Orkestra şefleri ve yöneticiler tek kişilik odalarda kalıyordu. Yemekler de okulun yemekhanesinden çıkıyordu.
Festival detaylarına gelecek olursak, farklı ülkeleri temsilen gelen orkestralar ve orkestra şefiyle toplam 350 kişilik bir müzisyen grubu, 12 gün boyunca lise yurdunda kalıp çevredeki şehirlerde konser verecekti. Delege üyelerinin her birinin sorumlu olduğu bir ülke vardı. Biz de aramızda 1-2 kişilik gruplara ayrılarak her gün farklı bir ülkenin orkestrasıyla başka bir şehre gidip yardım etmeye çalışıyorduk. ("Çalışıyorduk" diyorum çünkü ne yaptığımız konusunda pek bir fikrimiz yoktu.). Genelde afiş dağıtıyorduk ya da müzik aletlerinin taşınıp toplanmasına yardım ediyorduk. Ben Estonya orkestrasıyla gittiğim gün kapıda bilet kontrol etmiştim. Hatta seyircilere “Hello” dediğimi gören bir görevli, bana kendi dilimde de “Merhaba” diyebileceğimi söylemişti. Festival geneli boyunca İspanyol bando takımı geceleri yurdun bahçesinde de çalıp ve şarkı söylemeye devam ettiler. Bunun dışında, Çin orkestrası ise okulun her yerinde durmadan pratik yapıyordu. Brezilyalı müzisyenlerle gittiğim gün konser verecekleri şehirdeki tarihi bir kiliseyi gezdik. Herkes çok nazik, güler yüzlü ve eğlenceliydi ama benim favorilerim kesinlikle Brezilya ve İspanya.
Festivalin ilk günü, bütün orkestraların yer aldığı büyük bir açılış konseri verildi. Bilin bakalım, bu konser kimin doğum gününden önceki güne denk geliyor? Konserin bitiminde toparlanıp okula dönene kadar bir de baktık gece yarısı olmuş ve takvimler 1 Ağustos 2024'ü gösteriyor. Ufak bir organizasyon sonucu, okulun bahçesinde bulunan birkaç müzisyen, görevli ve kamp ekibimle doğum günümü kutladım. Bana küçük bir doğum günü şarkısı bile söylediler. Beni çok mutlu eden, unutamayacağım bir andı. Beraber o kadar çok şey yaptık ki hepsini nasıl anlatacağımı düşünüyorum. Geceleri yurda dönünce toplaşıp günümüzün nasıl geçtiğini birbirimize anlatışımız, banyomuzda saatlerce makyaj yapıp hazırlanışımız, yaptığımız kokteyller, beraber şarkı söyleyip dans edişimiz ve hatta Spotify’da oluşturduğumuz grup çalma listesi… Her şeyiyle kendi ekibimi ve diğer arkadaşlarımı çok özlüyorum.
Festival boyunca iki tam gün bir yarım gün olmak üzere neredeyse üç boş günümüz vardı. Bu boş günlerde Oleron adında bir adayı ve La Rochelle adında bir sahil kasabasını gezmeye gittik. Son izin günümüzde ise Bordeaux’yu gezdik. Gün içerisinde birkaç saatlik boş zamanlarımız da oluyordu. Genelde lisenin bahçesinde sosyalleşerek geçiriyorduk. Bazen de yakınlardaki bir bara ya da yüzme havuzuna gidiyorduk. Son gün, final konserinde bütün ülkelerin bayraklarıyla ufak bir gösteri düzenlendi. Bizim de bayrağımız vardı! Bütün bu süre boyunca farklı kültürleri, farklı müzik aletlerini ve biraz da klasik müziği tanıma şansımız oldu. Hayatım boyunca unutamayacağım anlardı.
Tabii ki her şey her zaman harika değildi. Bu kadar büyük ve kalabalık bir organizasyonda çalışan sayısı oldukça azdı. Birçok işi yerel gönüllülük kuruluşları yapıyordu. Yöneticiler de biraz gergindi ve bize karşı bazen çok kaba davranıyorlardı; hatta bir tanesi sürekli bağırıyordu. Kamp dilimizin İngilizce olmasına ve Fransızca bilmediğimizi belirtmemize rağmen sadece Fransızca konuşuyordu. Bir çözüm yöntemi olarak, gözüne gözükmemeye çalışıyorduk. Ancak bir noktada proje sorumlumuza durumu anlatmaya karar verdik ve o da bir şekilde sorunumuzu çözdü.
Ben kamp bittikten sonra Paris’i gezmek istedim ve Bordeaux’dan Paris’e tren bileti aldım ama trenimi kaçırdım. Tam ağlayarak anneme anlatıyordum ki bir görevli Türkçe konuştuğumu duyup yanıma geldi. Bana daha önce İstanbul’a geldiğini ve çok sevdiğini söyledi. Tekrar bilet almama gerek kalmadan birkaç saat sonraki trende benim için yer ayarladı (Çok tatlı Fransızlar derneğinin başka bir üyesi). Paris’i de hostelde tanıştığım alman bir kızla gezdik ve beraber çok eğlendik.
Böyle bir deneyimi yaşama imkanı bulduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum. Benim kamp sürecim bu kadardı. Ben yaşarken de yazarken de çok keyif aldım umarım sizler de okurken keyif alırsınız ve hemen GSM ile iletişime geçip bir kampa katılırsınız.


%20-%20Selin%20Cano%C3%84%C5%B8lu.jpeg)


%20-%20Selin%20Cano%C3%84%C5%B8lu.jpeg)
%20-%20Selin%20Cano%C3%84%C5%B8lu.jpeg)



Yorumlar
Yorum Gönder
Yorumunuz için teşekkürler! Yorumunuz editörümüz tarafından kontrol edildikten sonra yayınlanacaktır. - GSM